Ölüden Korkuyorlar

1238

Kürt halkının oylarıyla, o halkı temsilen Büyük Millet Meclisi denen kuruma gelen ve bu temsilciliği kutsal görev sayarak yerine getirmek için karanlık kuvvetlerin üstüne üstüne yürüme namus ve cesaretini gösteren Mehmet Sincar, “Faili Meçhul” denerek dosyaları rafa kaldırılan binin üstünde siyasi cinayetin faili karanlık güçler tarafından, parti ve dava arkadaşı Metin Özdemir ile birlikte alçakça katledildi. TC devletinin 70 yıl boyunca Kürt halkına ettiklerini pek iyi bilmekle birlikte gene de “Devlet tarafından” demiyorum, “karanlık güçler” diyorum. Çünkü bugünün Türkiyesi’nde kurumları işlevlerini yerine getiren bir devlet yoktur. Hangi sınıf egemen olursa olsun, devlet aygıtı, bir sosyal sınıfın elinde ve onun hizmetinde yasal politik ve hukuki kurumlar karmasıdır. Türkiye’de bu anlamda bir devletin varlığından söz edilemez. Egemen duruma gelmiş olan halk düşmanı, gayri-milli güçlerin eseri olan toplumsal çürüme ve buna bağlı olan egemenlik sisteminin çöküşü ülkeyi bu noktaya getirmiştir.

Sıradan lügat tanımına göre, bazı dillerde (saygı ifadesi olarak) büyük harflerle yazılan devlet, toplumun kolektif yazgısını belirleyen yasal kurumlardan oluşan ve bu sıfatla iktidarı uygulayan politik yapıdır. Bugün bizde bu kurumlar yok değil. Partiler var, seçimler oluyor. Seçimle oluşan bir parlamento var. Onun görevini alarak hükümetler kuruluyor. Adliye aygıtı var. Ama en önemli ülke sorunlarında iktidarı uygulayan bu legal kurumlar değil, bunları birer vitrin süsleme malzemesi gibi kullanan ve tek elden iktidarı uygulayan bir “illegal konspirasyon” bir fesat odağıdır. Emperyalist tekellerin dünya ölçüsünde talan örgütleri IMF ve Dünya Bankası’nın, bunların yerli işbirlikçisi holding kapitalistlerinin, onların hizmetindeki asker ve sivil üst bürokrasinin iktidarı uygulama aygıtıdır bu illegal kuruluş. Adına “karanlık güçler” diyen var, “Özel Harp Dairesi” ya da “Kontr-gerilla” diyen var, “İyi saatte olsunlar” diyen var. Her devletin emrinde örneğin istihbarat işleriyle uğraşan, zaman zaman da o devletin bazı kirli işlerini gören, yasal statüsü olmakla birlikte gizli çalışan bir örgütü vardır. Bunu doğal karşılamak gerekir. Ama bugün Türkiye’de olan iktidarı uygulayan resmi devlet kurumlarının emrinde gizli örgüt değil; gizli örgütün emrinde devletin resmi kurumlarıdır. Evet başka ülkelerde devletin gizli örgütü olur. Bizde örgütün devleti vardır. Budur alaturka demokrasimizin başlıca özelliği.

Bir ülkede oyunun ilk perdesinde CIA, Amerikalılara ait bir binada, o ülke halkına uygulanacak olan terörü tezgahlamakla görevli bir gizli örgüt kurdurabiliyorsa ve bu ulusça utanılacak skandal, faillerin yanına kalabiliyorsa, oyunun ikinci perdesi açıldığında o ülkenin başbakanlık görevine, tepeden inme, bir Amerikan vatandaşının getirilmesinin ve “O ana kadar vatandaşlık bağı ile bağlı bulunduğu … devlete (burada söz konusu olan Türk devletidir) sadakat ve vefadan tümüyle feragat ettiğine”, “İç ve dış düşmanlara karşı ABD’yi savunacağına”; “Amerikan ordusunda hizmet üstleneceğine, ulusal önemi olan görevler (yani istihbarat görevleri) yerine getireceğine” tanrı önünde (Buradaki tanrı da herhalde Hristiyanların tanrısı olsa gerek) yemin etmiş bir bayanın, bir elinde Kur’an bir elinde ay yıldızlı bayrak, dudağında sahte bir gülücük, sömürge valiliğine soyunabilmesi ve bu bayan daha sandalyesini ısıtmadan, ülke ekonomisinin kilit mevkiine Merkez Bankası’nın başına kendisi gibi Dünya Bankası’ndan gelme bir Amerikan vatandaşını oturtmasını doğal karşılamak gerekir.

Bu ülkede CIA yaratığı olan ve onun bir uzantısı gibi çalışması kaçınılmaz olan Özel Harp Dairesi’nin varlığı sineye çekilirse, bu terör örgütünün tezgahladığı faşist darbeler, ülkenin en iyi, en temiz insanlarını hedef alan insan avları, katliamla, işlediği ve işlemekte olduğu siyasi cinayetler, doğal yönetim aracı haline getirdiği yığınsal işkence yanına bırakılırsa, o ülke, söz konusu fesat odağının güdümünde Amerikan uyruklu bir sömürge valisi tarafından yönetilmeye layıktır.

Bu dediklerimiz hükümet için doğru, meclis için de brifinglerle yönlendirilen basın için de doğru. Ama seçim ile değil atama ile gelen askerlerin belirleyici rol oynadığı ve meclise olsun hükümete olsun “tavsiyeleri” direktif niteliği taşıyan Milli Güvenlik Kurulu için de doğru mu? Görünüşe göre ülke yönetimince son söz bu kurulundur ve “tavsiye”lerinin dışına çıkmak ne meclisin ne hükümetin haddi değildir. Bizce MGK illegal bağlantılarını, söz konusu fesat odağının rolünü hesaba katmadan bu kurulun yetkileri konusunda abartılı yargılara varmamak gerekir. Yoksa birkaç ay sonra emekliye ayrılacak bir Genelkurmay başkanının Pinochet gücünde bir diktatör olduğu sanısını yaratmış oluruz ki bu yanlıştır. Böylece fesadın kaynağı olarak, kirli savaşın, uyduluk politikasının, toplumun manevi çöküşünün baş sorumlusu olarak bir illegal odağı göstermekle, devlet kurumlarında sorumlu durumda olanları suçtan arındırıyor muyuz? Tam tersine, onlar çok kez suçun fiilen uygulayıcısıdırlar. En azından çanak tutuculuklarıyla suça iştirak durumundadırlar. Bu rollerini kendilerine sağlanan menfaatler karşılığında üstlenmişlerdir. Kendilerine arpalıklar peşkeş çekilmiştir.

“Çalın, çırpın yeter ki çanak tutuculuğunda kusur etmeyin” denmektedir kendilerine. İktidarın İSKİ’cileri de gırtlaklarına kadar çamura batmıştır, muhalefetin İLKSAN’cıları da.

Yüksek rütbeliler onlardan geri kalmıyor: Yakın geçmişte Locthead Skandalı gündemdeydi. Çoktandır lafını eden yok. Birçok ülkeye savaş uçakları satan bu Amerikan firmasının hemen her seferinde en yüksek mevkideki yetkililere rüşvet vererek sipariş aldığı Amerika’da yürütülen tahkikat sonucu ortaya çıkıyor. Hemen hemen bütün ülkelerde rüşvet alanların isimleri açıklanıyor. Bu skandallar yüzünden hükümetler düşüyor, intiharlar bile var. Bir tek Türkiye istisnadır. Bizim yetkililer allem ediyorlar kallem ediyorlar rüşvet alanların isimlerinin açıklanmasını engelliyorlar ve bunlar yüksek kademelerinde görevlerine devam edebiliyorlar.

Burjuva düzenin de bütün olumsuzluklarına karşın hukuk kuralları vardır. Nitekim Lockhead olayında bütün öteki ülkelerde suçlular adalet önüne getirilebilmiştir. Türkiye’de bunun olmayışı burjuva anlamda dahi bir hukuk düzeni kuramamış olmamızdandır. Lockhead skandalı bir istisnadır. Genellikle bu gibi işler kuralına göre kapalı kapılar arkasında halledilir ve kokusu çıkmaz. Ama bugün, rastlantı olarak, örneğin bir kobra helikopterleri skandalı ortaya çıksa, (böyle bir şey olduğunu söylemiyoruz, ama muhal farz olarak) holdinglerin basınının, hükümetin, meclisin adli cihazların bunun üzerine gidebilecek dürüstlük ve cesareti gösterebileceğini hiç sanmam.

Çürümüşlük öylesinedir. “Sen benim tavuğuma kış deme ki ben de seninkine demeyeyim” ilkesi uyarınca kurulmuştur düzen. Bu manevi çöküş halka, özellikle Kürt halkına reva görülen zulümle beraber gitmektedir. Madalyonun iki yüzüdür bunlar. Kirli savaşa karşı, Türk ve Kürt halklarının özgürlük ve eşitlik temeli üzerinde gönüllü birliği uğruna mücadele toplumumuzun manevi çöküşü şartlarını yaratan güçlere karşı mücadeleden ayrı düşünülemez ve Kürt yurtseverlerinin olduğu kadar, Türk yurtseverlerinin de sorunudur.

Mehmet Sincar’ın cenazesi ailesine ve dava arkadaşlarına verilmedi. Korktular. Mehmet Sincar’ın ölüsü dirisinden korkunç olur. Cenaze polis tarafından kaçırıldı ve köyünün mezarlığına gömüldü. En ilkel anlamıyla insanlığa sığmayan yüz kızartıcı bir davranış. Oysa Cumhurbaşkanı da, Başbakan da “Cenazenizi alacaksınız” diye DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’ya söz vermişlerdi. Bu sözü verirken bile bile yalan söylediklerini sanmıyorum. Boylarından büyük laf ettiklerini de açıklayamazlardı. Cenaze verilseydi ne olurdu? Çok şey olurdu. Mehmet Sincar’ın cenaze töreni istisnasız bütün demokratik, devrimci örgüt, çevre ve kişilerin katılacağı, kirli savaşı mahkûm eden, halklar arasında kardeşlik bayrağını yükselten bir yığınsal gösteri olacaktı. Sivas katliamı şehitlerinin cenaze töreninde olduğu gibi (Kortejin başında yürüyen devlet ricalini saymazsak) yüzbinlerin devrimci sloganları attığı, Uğur Mumcu cenazesinde olduğu gibi. Evet, yüzbinlerin katılacağı bu törende vurgulanacak olan Türk ve Kürt halklarının kardeşliği olacaktı, teşhir edilecek olanlar da bu kardeşliği kasıtlı olarak baltalayanlar. Kirli savaşın tezgahlayıcılarının en çok korktukları şey.

Yaşar Kaya, parlamentodaki Kürt milletvekillerini Cumhurbaşkanının ve Başbakanın bu konuda tutumu ile Ankara Valisi’nin davranışı arasındaki çelişki üzerine düşünmeye davet ediyor ama Cumhurbaşkanlığı gibi Başbakanlık gibi yüce makamların kaç paralık değer taşıdığını gözler önüne seren bu rezalet üzerinde düşünmesi gereken yalnız onlar değil. Kürt olalım, Türk olalım hepimiz. Hepimiz halk güçlerini harekete geçirerek bu güçlerin yığınsal şahlanışı ile fesat odaklarını etkisiz kılmakla yükümlüyüz.

Gecenin en karanlık anı şafak sökmeden önceki andır derler. O en karanlık anı yaşıyoruz bugünlerde.

Özgür Gündem Gazetesi, Mihri Belli, 19 Eylül 1993

Paylaş
Önceki İçerikSaate Karşı Yarış
Sonraki İçerikMehmet Sincar