Töremiz öyle. Düğünde, yasta, ölümde yemek verilir. Sabah özel bir uçakla yola çıktık. Peygamberler Şehri Urfa’ya (Rıha’ya) ineceğiz. Geceden isim listesi hazırlandı uçağa bineceklerin. Milletvekilleri, parti meclis üyeleri, ailesi, parlamentodan gelen diğer partilerin milletvekilleri ve halkımızın dostları değerli insanlar. Liste İçişleri Bakanına bildirildi. Güvenliğimiz mi, yoksa güvenliğimizi mi alırlar, ne alırlarsa alsınlar diye bildirildi.
Uçak kalkıyor başsağlığına gideceğiz ama bizi ne bekliyor endişesi herkeste var. Uyuyamıyoruz. Emniyet Müdürü Havaalanında karşılıyor bizleri. Ahmet Türk ile konuşuyor, ziyaretimize kolaylık sağlayacağını söylüyor ve ekliyor: “Ama Olağanüstü Hal Bölge Valiliği sınırında askerler yol kesmiş, ben Valiyle konuşacağım belki engeli kaldırırlar” Yola devam ediyor bizi taşıyan iki otobüs. Önde ve arkada hem asker hem de polis eskortu… Urfa-Mardin sınırında adeta askeri yığınak var. Yolda jandarmalar, tanklar, zırhlıları geçe geçe bir barikata geldik. Burada konvoy durduruluyor, kimlik kontrolü yapılacak. Bir subay ön kapıdan otobüse giriyor, “kimlikler” diyor. Milletvekilleri kırmızı kimlikleri çıkarıyorlar, sıkılıyor bu genç subay, kontrolden vazgeçiyor.
Kızıltepe’nin girişinde özel tim, polis ve askeri yetkililer bizi karşılıyor. Mehmet Sincar’ın baba evine gideceğimizi ve oradan mezarlığa gideceğimizi söylüyoruz. Eskortu takip edin diyorlar. Önünde çadırların kurulduğu eve geliyoruz.
Otobüsten inenlerin ve bizi karşılayanların kucaklaşması ile Mehmet Sincar’ın renkli resimlerini eline alan kadınlar, gökyüzüne haykırıyorlar. Kalabalığa bakıyorum, tek ağlayan benim. Oysa ki bu şölene birkaç söz söylemem gerekli, göz yaşlarımı siliyorum. Bir sandalyenin üzerine çıkıyorum. Halkımın diliyle üç şey söylüyorum. Birincisi “M. Sincar onur şehidimizdir”, ikincisi “Onun evi bizim ziyaretgahımızdır, işte geldik”, üçüncüsü “Halkımızın başı sağolsun” diyebiliyorum. Kalabalık dalgalanıyor, kıl çadırlara oturuyoruz. Renkli keçeler, kilimler, seccadeler üzerinde yemek hazır. Oturuyoruz, buyurun diyorum herkese. Kafamı kaldırıyorum, duvarlarda, damlarda, yerde, gökte her tarafımız uzun namlularla çevrili. Utanıyorum manzaradan. “Ne oluyor” diyorum kendi kendime. 20. yüzyıl bitiyor. Dili yasak, duası yasak, cenazesi yasak şu halka, şu yemeğe, şu uzun namlulara. Hey gidi kavanoz dipli dünya. Namluları tutanlara bakıyorum, acaba diyorum biraz sonra birisi ile konuşsam mı? Aşık oldun mu hiç, kaç çocuğun var, insanları seviyor musun, sen bu işlere ne diyorsun. Kim bilir acaba ne cevap verirdi, merak ediyorum. Bütün partili arkadaşlarıma bu provokasyona gelmemelerini söylüyorum. Biz haklıyız, kimse bizi haksız duruma düşürmesin. Yemek bitiyor. Şehirde taksilerin insan taşıması yasaklanmış. Otobüs bizi ve halkı mezarlığa götürecek. İki otobüs gidiyor. Biz arabalarla biraz geç gidiyoruz. Mezar çeşitli çiçeklerle süslenmiş. Kalabalık bizleri bekliyor. Ailesi ve siyahlara bürünmüş Kürt kadınları. Kısaca şunları söylüyorum. “Allah’a dua ediyorum, bu mezarın başında. Kürt ve Türk halkının kardeşliği için dua ediyorum. Bu onur şehidimizin huzurunda saygı ile eğiliyorum. Bize nice Mehmet Sincar’lar veren Sincar ailesinin metaneti, cesareti ve yurtsever bağlılığına saygımız kat be kat arttı” Kürt ve Türk halkı düşman değildir, birbirini kucaklayacaktır. Mezarlığı terk ediyoruz. Yüreğimin toprakta kaldığını hissediyorum. Gözlerim takılı kaldı silah namlularına. Ne olursa olsun, biz bu işi barışla bitireceğiz. Kan kanla yıkanmaz. Kimse Kürt halkına düşman olmamalı. Oturup konuşsak, birbirimizi anlasak çok şeyler olacak. Umutlarım artıyor. Harran Ovası’na, sıcağa, gökyüzüne, uçan kuşlara bakıyorum. Koltukta dalmış iken yorgunluktan mı, uyku mu, rüya mı bilemiyorum. Bir sesle irkiliyorum. Mezarlıktaki kalabalık, “Sincar Namırın” diye bağırıyor.
Özgür Gündem Gazetesi, Yaşar Kaya, 13 Eylül 1993









