Katil Niye Vurdu Oğlumu?…

1369

Gerçeği söylemek gerekirse o gün yani 9 Eylül Perşembe günü biz gazetecilerin aklındaki tek soru; olay çıkıp çıkmayacağıydı. Hiçbirimizin kafasından, “Sincar ailesinin ruh halini” ya da duyduğu acıyı sorgulamak geçmiyordu doğrusu. En azından sonraki işti bu… Giriş çıkışları 50-60 kilometre öteden tutulmuş bir ilçeye gidiyorduk ve konuştuğumuz birçok kişi, “Vedat Aydın’ın cenazesinden de beter olacak” deyip iç sıkıntımızı ağırlaştırıyordu. Ayaküstü sohbet etme fırsatı bulabildiğimiz bazı polislerin ise yanıtı önceden verilmiş bir üslupla yönelttiği “Büyük bir olay bekliyorsunuz değil mi?” sorusu da daralan içimize artı yüktü. Baba Tevfik Sincar’ı 9 Eylül günü ilk kez Kızıltepe Emniyet Müdürü Ahmet Soranlar’ın “Cenazeyi alacak mısınız?” sorusunu yönelttiği sırada gördüm. Uzamış sakalı ve dağılmış saçları ile acı çeken bir insanı yansıtıyordu. Öyle yaralı bir yürekten başka ne beklenebilirdi ki? Önceden hazırlanmış, “Cenazeyi almadık” anlamına gelen tutanağı imzalarken bir ara tereddüt etti baba Sincar. Ama sonra imzaladı.

“Cenazeyi törensiz devlet gömecek” anlamına gelen, bir başka deyişle, “ailesi, seçmenleri, arkadaşları, yakınları katılmayacak” demek olan resmi tutanak imzalanırken bir koca ses yükseldi kömür karası kıl çadırlardan. Kürt kadınları zılgıt çekiyorlardı. Duyulan acıya bu kez öfkeyi eklemişlerdi. Erkekler berideki çadırda susuyorlardı. Sonra cenaze geldi. Biz gazetecilerin yüreklerinde hala “Fırtına öncesi sessizliğe” koşut duygular vardı. Komandoların, özel timlerin, jandarmaların ve güvenlik güçlerinin oluşturduğu müthiş, ama gerçekten çok müthiş bir koruma vardı. Her 50 metrede bir yolun her iki tarafına otomatik silahlı polis ve askerler yerleştirilmişti. Kızıltepe, Kızıltepe olalı böyle bir önleme tanık olmamıştı…

Ve Abdüllatif Yumuşak Camii. Duygularımızın değişmeye başladığı ilk mekan. Müftü Mehmet Keskin’in arkasına 7 yurttaş sıralandı. Belediyenin mezar kazma görevlileriydi bu insanlar. Hiç kuşkusuz o sırada herkesin aklından, “on binlerce oy alıp TBMM’ye giden bir milletvekilinin son yolculuğuna sadece 8 kişi mi uğurlayacaktı” sorusu geçti. İçimiz burkuldu.

Baba Sincar’ı oğlu Mehmet Sincar toprağa verildikten 2-3 saat sonra ikinci kez gördüm, uzamış sakalı ve dağınık saçlarıyla. Ama bu kez, sanki acısı biraz daha katmerlenmiş gibiydi. Konuşurken sesinin çatallaşmasından belliydi. “Ben” dedi; “Katılamazdım. Hiç kimse, ne arkadaşlarına, ne ailesine, ne de tören yapılmasına izin verdiler. Bir ben nasıl katılabilirdim ki?”

Öndeki koca kıl çadırda cenazeye katılmayan yüzlerce yakını vardı Milletvekili Mehmet Sincar’ın. Minderlerin üzerine oturmuşlar, son bilgileri aktarıyorlardı birbirlerine. Öldürülen milletvekilinin annesi Sultan, bacıları Bedriye, Türkan, Melahat, Kadriye ve Semsiha ile diğer kadınlar 30 metre ilerideki evde kalmayı yeğlemişlerdi. Arada yükselen ağıt sesiyle kesiliyordu söyleşimiz. Tevfik Sincar’ın Türkçesi yetersiz kaldıkça Milletvekili Sincar’ın çocukluk arkadaşı olduğunu söyleyen bir kişi, Türkçe-Kürtçe arasında çevirmenlik yapmak zorunda kaldı. Baba Sincar, oğlu Mehmet’in vurulduğu 4 Eylül akşamına döndü birden. Anlatırken sesi çatallaşıyordu. “Mehmet Batman’da vazifeliydi. Batman’a kendi başına gitmedi ki. Vazifesi; orada bir vatandaşın haksız yoldan vefat etmesi konusunda bilgi almaktı. Sonra Ankara’ya dönüp Meclis’te anlatacaktı öğrendiklerini, ama olmadı…”

Baba Sincar’ın “Vurdular” derken çatallaşıyor yine sesi. Zor çıkıyor “vurdular”, “Öldürdüler” sözcükleri ağzından. Dili söylese de sanki yüreği engel olmak istiyor.

Sincar ailesi ölümlere alışık biraz. Baba Sincar ilk olarak 4 yıl kadar önce PKK’ya katılan oğlu Şükrü’nün, sonra yine aynı yasadışı örgüte katılan Fethi’nin öldürüldüğünü söylüyor. Ama durum bu kez biraz değişik. Öldüren Hizbullahçı. Yani güvenlik güçleri değil. Üstelik Mehmet Sincar yasal bir partinin de milletvekili. Sohbetimiz acıya yenik düşüyor. Uzun suskunlukları arada bir kadınların çektiği zılgıtlar deliyor. Baba Sincar’a veda etmek zamanı gelmiyor. Bir mesaj var mı diye soruyorum bu kez. “Yaz” diyor ve ekliyor: “Numaram kod 482, telefonum 312 13 92. Oğlum hiç kimseyle alakadar olmayabilirdi. Ankara’da lojmanda oturup, yer içer, susabilirdi. Ama öyle yapmadı.”

Cumhuriyet Gazetesi, Ufuk Tekin, 11 Eylül 1993